Belki de Her Şey Bir Domino Etkisiyle Başlar: Bürokrasinin Sessiz Yıkımı
Bu şehirde, İstanbul'da geçirdiğim onlarca yılın tozlu sayfalarını karıştırırken fark ettiğim bir gerçektir: Büyük değişimler, görkemli manifestolarla değil; en önemsiz görünen, çoğu zaman arka planda kalan küçük aksaklıklarla başlar. Her şeyin bir sebebi vardır algısı, özellikle de benim gibi sistemin çarkları içinde uzun süre kalmış biri için, bu bir tür mesleki takıntıya dönüşmüştür. Her kağıt parçası, her onay mührü, sanki o devasa makinenin bir dişlisine aitmiş gibi görünür.
İlk memuriyet yıllarımdan biri geldi aklıma. O dönem, her şeyin siyah beyaz olduğu, kuralların kutsal birer yazıt gibi kabul edildiği günlerdi. Süreçler, nihai kararın kaçınılmaz ve kusursuz bir ürünü gibi sunulurdu. Bir dosya masama geldiğinde, sanki öncesinde yaşanan tüm o bürokratik yolculukların mükemmel bir simetrisini temsil ediyordu. Ben de bu simetriyi korumakla yükümlüydüm; benim görevim, o simetriyi sağlamaktı.
Ancak doğa, sistemin kendi içine düşüp çelişmeye başladığı yerde devreye girer. O günler, bir yazın ortasında, teknik olarak tamamlanmış gibi görünen ama uygulamada en ince ayrıntısına kadar hatalı olan bir teşekkülün nihai onay sürecine denk geldi. Görünen o ki, farklı birimlerden gelen üç ayrı küçük notun, hiçbirinin diğerini tamamen görmediği kısımları vardı. Herkes kendi görev tanımının ötesinde bir bilgiye sahip değildi; herkes sadece kendisine düşen parçanın bütünlüğüne inanıyordu.
Bu, o dönemki kurumsal hafızanın çarpık bir yansımasıydı. Herkes kendi mikrokozmosunda mükemmeliyeti yaratmaya çalışıyordu, fakat bu parçaların birleşeceği makrokozmosun ölçeğini veya o parçalar arasındaki bağı görmezden geliyordu. Sanki üç ayrı tiyatro sahnesinde oynanan benzer bir oyunun, perde arkasında senkronize olmasını beklemek gibiydi.
Ve sonra oldu o domino etkisi. O ince, üçer cümlelik uyuşmazlıklar, en beklenmedik ve en görkemli görünen nihai kararı hedef aldı. Sonuç, kağıt üzerinde 'uygulama aşamasında gecikme' olarak geçti; resmi dilin o steril koruması altında, aslında aylarca sürecek bir hesaplaşmanın ardından ortaya çıkan birtakım kusurların vücut bulmuş haliydi.
Bu deneyim bana şunu öğretti: Büyük yapılar ne kadar sağlam görünürse görünsün, onların kırılma noktaları her zaman en basit, göz ardı edilmiş etkileşimlerdir. O küçük uyumsuzluklar, o herkesin "kendi işi" diye geçip geçtiği ince ayrıntılar, aslında bütün yapının hangi noktada dengesini kaybettiğini gösteren termal sensörlerdir.
Bizler, sistemin dişlileri olarak görevimizi yaparken, bazen de o domino taşlarının arasındaki görünmez ipi gererek, kolektif bir uyanışın ya da derin bir hayal kırıklığının başlangıç noktasını oluştururuz. Ve bu farkındalık, belki de en büyük bilgidir; hareketsiz kalmak değil, o sessiz mekanik kusurları dinlemektir.