Kurumsal Hafızanın Kırıldığı Anlar: Benim Yanılgılarım ve Sistemin Direnci
Bir süre boyunca bu kurumsal çarkın içinde dönüp durdum. O devasa, her yeri prosedürle kaplanmış makineyi içeriden gözlemledim. İnsanlar değişti, beklentiler gerildi, ancak en çok da benim kendi öngörülerimin bu kadim mekanizmanın tahmini olmayan direnci karşısında nasıl kıvrandığını fark ettim. Bu yazı, benim o dönemki akademik ciddiyetimle gerçeklik arasındaki uçurumu gösteren bir tür bilinçaltı muhasebesi. Kendi kendime "Her şeyi çözdüm," diye düşündüğüm anların, aslında en çok yanıldığım anlar olduğunu idrak etmek tuhaf bir yalnızlık hissi veriyor.
Oysa Her Şey Bir Prosedür Sanıyordum
Memuriyet hayatının en büyük cazibesi, görünüşte her şeyin bir akış şemasına oturtulabilir olmasıdır. Bir dilekçenin masadaki yeri, bir kararın alındığı tarihsel anın ritmi... Her şeyin kaotik değil, sadece karmaşık bir mekanizmanın sonucunda ortaya çıktığına inanmak kolaydı. Oysa ki, benim o incelediğim "kaos", aslında mekanik bir aksaklıktan ziyade, kolektif bir hafıza kaybının veya kasıtlı olarak devreye alınmış olan bürokratik öngörülemezliğin ürünüydü. Süreçleri inceledim, tasnif ettim ve kendi analitik camıma yansıttım. Fakat o kalın camın ardında, kurumun sadece bir dizi kağıt üzerindeki imzadan ibaret olmadığını; o kağıdın kumaşın dokusunu, o mürekkebin kuruma dinamiklerini içerdiğini kaçırdım.
İnanıyordum ki, doğru veriyi sunmak yeterliydi. Eğer girdi parametrelerimizi mükemmel ayarlarsak, çıktıyı da kontrol edebiliriz. Bu, mühendislik mantığının doğasıdır; bir sistemi izole edip sadece değişkenleri manipüle ederek sonucu garanti altına almak. Fakat bu sistemler, insanlarla örülmüştür. İnsanlar ise yalnızca girdiler değildir; onlar aynı zamanda filtredir, gürültü kaynağıdır ve en önemlisi, o anki psikolojik ufkunuyla tahmini dışına çıkabilecek bilinçaltı bir direnç gösterirler.
Tesadüfün Yapısal Gücü
Ben, bu kurumların uzun vadeli sürekliliğini inceleyen bir kesit olarak, her türlü değişkeni ya hesaplanmış bir yan ürün ya da düzeltilmesi gereken bir hata olarak kodladım. Benim için "tesadüf", ya teknik bir arıza ya da basit bir insan hatasıydı. Oysa ki, o dönemin yaşattığı değişimlerin yarattığı gerilim noktaları, benim modellerime tam olarak uymayan, tutarlı bir "rastgelelik" sergiliyordu. Ve bu rastgelelik, en sağlam görünen yapıların bile nasıl eriyebileceğinin kanıtıydı.
Bu, benim genç entelektüel kibirimle yüzleşmem gereken en büyük ders oldu sanırım. Bir kurumsal yapıyı incelerken, onun geçmişteki her başarılı örneğini taklit ederek geleceğe dair bir kesinlik kurmaya çalışmak; görünmez olanı, yani o yapının ruh halini, değişim eşiğindeki toplumsal nefesini göz ardı etmektir. Sanki o makinayı tamir ediyor gibiyordum, fakat aslında orada dönen şey bir makine değil, sürekli olarak ruh hallerini değişen yaşayan katmanlardı. Ve ben, dışarıdan gelen bir gözlemci olarak, bu ruh halindeki dalgalanmaları ya düzeltmeye çalışıyordum ya da onları birer hata olarak geçiyordum.
Bu farkındalık, analizi bitirip pratiğe dökmek ile teoriyi kağıt üzerinde ölü bir egzersiz olarak bırakmak arasındaki o ince çizgide kaybolduğumun en net göstergesi. Ve bu, tahminimce hâlâ devam eden bir süreç.